Yılmaz Özdil: Bu müzeye gitmek yurttaşlık görevidir

Yılmaz Özdil: Bu müzeye gitmek yurttaşlık görevidir

15.12.2016 / ZORUNLU / Radyo Tucu / 525 hits

1870'lerden kalma, görmüş geçirmiş, alabildiğine ihtişamlı ama o denli

mütevazı, buram buram tarih kokan, iki katlı konak… Sekizer basamaklı simetrik

merdivenlerini tırmanıp, çift kanatlı ahşap kapısından giriyoruz.

 *

Bizi en önce, girişte hemen sağ tarafta, çocuklarımız için tasarlanan oda

karşılıyor. Öncelik çocukların… Dokunmatik ekranları var, kulaklıkları var. Milli

mücadele ve Lozan antlaşması, çizgi film olarak anlatılıyor. Okumadıkları için 44

yaşındaki, 74 yaşındaki tipler Lozan'ı anlamıyor ama… Bu çizgi filmi seyreden

minikler, gayet güzel anlıyor. Aynı ekranlarda oyunlar var, oyunla tarih içiçe,

sıkılmadan saatlerce oturuyorlar. 23 Nisan, 29 Ekim, Atatürk içerikli kağıt

boyama oyunları var, masalarda rengarenk boyama kalemleri var, istedikleri gibi

boyayıp, duvardaki panoya asıyorlar, sergiliyorlar.

*

Üst kata, ahşap döner merdivenle çıkıyoruz. Daha ilk adımda tüylerimiz

ürperiyor, gözlerimizden yaşlar süzülüyor… Çünkü, duvarlarda, milli mücadele

sırasında şehit düşen kahramanlarımızın isimleri, doğum yerleri, doğum tarihleri

yazıyor. 16 yaşında Mehmet, 15 yaşında Fevzi, henüz 14 yaşında Mustafa, 17

yaşında Ali… Basamak basamak tırmanırken, adeta “şehitlik”ten geçiyoruz.

İsimlere dokunuyoruz, sanırsın saçlarını okşuyoruz. Öyle bir his, tarifsiz…

Kafamızı en yukarı çeviriyoruz, şehitlerin künyeleri tavana monte edilmiş, şehit

ağacının yaprakları gibi sessizce salınıyorlar.

*

İkinci kata çıkıyoruz, dört oda var. “Gazeteler odası”na giriyoruz. Milli mücadele

sırasında, 1919‐1923 arasında İstanbul'da ve Anadolu'da yayınlanan

gazetelerden örnekler veriliyor. Orijinal sayfalar, yanında Türkçe sayfalar…

Yüzlerce sayfa! Nasıl yani derseniz… Dokunmatik ekranlar var, akıllı telefonlar

kadar basit kullanılıyor, tıklıyorsunuz, açılıyor, tıklıyorsunuz, öbür sayfaya

geçiyorsunuz. İnanılmaz bir arşiv kaynağı… Aynı tarihli gazeteleri karşılaştırmalı

olarak okuyabiliyorsunuz. Padişah yandaşı gazetelerin işgalcileri nasıl

alkışladığını, Anadolu gazetelerinin kuvayi milliyenin yanında nasıl yeraldığını

görüyorsunuz. Yandaş basın işgali bile sansürlerken, Anadolu basınının

gerçekleri haykırdığını görüyorsunuz. Böylece… Haysiyetsiz yalaka basınla,

namuslu basının, bugüne dair bir kavram olmadığını, taa o dönemlerde bile

varolduğunu görüyorsunuz.

*

Oradan çıkıp, “karikatür odası”na giriyoruz. Eminim pekçoğunuz duyunca hayret

edecektir, çünkü, kurtuluş savaşının bu çok çarpıcı boyutu hiçbir müzede, hiçbir

belgeselde anlatılmaz. Burası bir ilk… Burada, 1919‐1923 arasında yayınlanan

Güleryüz, Akbaba, Nefir, Ayna, Cadı, Alay, Orta Oyunu, İleri, Deccal, Karagöz

gibi dergilerden karikatürler sergileniyor. Kuvayi milliyenin mizah'ı nasıl

kullandığını, espriyle, orantısız zeka'yla, karikatürle millete nasıl moral verdiğini

görüyorsunuz. Affınıza sığınırım… Mizahçı kuvayi milliyecilerin, işgalcileri

delirtircesine, emperyalist güçlerle nasıl taşak geçtiğini görüyorsunuz. Ateşten

gömleği giymiş milletin, o en zor zamanlarda bile hayata nasıl gülümseyerek

baktığını görüyorsunuz.

*

Ve, padişah yandaşı basının bu karikatürlere karşılık veremediğini… Tıpkı bugün

olduğu gibi, yalakalardan mizahçı çıkmadığını, çıkamadığını görüyorsunuz. Bu

odada da dokunmatik ekranlar var, sayfa sayfa çevirip, kahkaha üstüne kahkaha

atıyorsunuz.

*

E moralimiz yerine geldi, kapışmaya hazırız. “Strateji odası”na geçiyoruz.

*

Açık söylüyorum, hayatımda böyle bir deneyim yaşamadım. Kapıdan giriyoruz,

perdeler kapalı, loş bir ortam, odanın tam ortasında, dev ekrandan oluşan bir

masa var, loş ortamı bu ekrandan yayılan görüntülerin ışığı aydınlatıyor,

masanın başında İsmet İnönü oturuyor, yanında Fahrettin Altay ayakta duruyor,

hemen arkalarında bir Mehmetçik… Profesör Yılmaz Büyükerşen tarafından

yapılmış, robotik balmumu heykeller… Siz, masanın öbür tarafına, İsmet

İnönü'nün karşısına oturuyorsunuz, İsmet İnönü size anlatmaya başlıyor…

Dedim ya, hayatımda böyle bir deneyim yaşamadım. İsmet İnönü, İnönü

savaşını anlatıyor, bu anlattıkları animasyon şeklinde, siyah beyaz görüntüler

eşliğinde masaya yansıyor. Hangi tabur hangi tepeyi tuttu, nerede vuruşma

oldu, Yunan birlikleri nereye yöneldi, nerelerde geri çekildik, nerelerde

yüklendik, top sesleri, mitralyöz sesleri, süvariler… Kendinizi kaptırıyorsunuz, o

ana gidiyorsunuz, oraya, cepheye girmiş gibi hissediyorsunuz, birkaç dakika

sonra, İsmet paşayla omuz omuza, siz de savaşıyorsunuz artık… Böylesine bir

gerçekliği ne duydum, ne gördüm bugüne kadar.

*

Bu duygularla strateji odasından çıkıp, “gösterim odası”na giriyoruz.

*

Odada banklar var, oturuyoruz. Etrafımız kum torbalarıyla çevrili, siperdeyiz.

Özel bir yansıtma tekniği kullanılmış, sağımızdaki solumuzdaki ve karşımızdaki

üç duvarda süvariler koşuyor. Ve gösterim başlıyor. Kurtuluş savaşını kronolojik

olarak anlatan, 17 dakikalık bir film… Başlıyor bitiyor, sadece 17 dakika.

*

İddia ediyorum… Kurtuluş Savaşı'nı bu kadar güçlü, bu kadar duygulu, bu kadar

yalın, bu kadar anlaşılır, bu kadar öğretici, bu kadar akılda kalıcı şekilde

özetleyen bir başka belgesel seyretmedim.

*

Üst katın sofasında, tarihi dokuya hiç sırıtmadan yerleştirilmiş bilgi ekranları var,

Halide Edip'in Kara Fatma'nın yanısıra, isimsiz kadın kahramanlarımızla

tanışıyoruz, Mustafa Kemal'in telgrafla gönderdiği talimatları okuyoruz, Sakarya

Zaferi'nden Büyük Taarruz'a, 19 Mayıs'tan 9 Eylül'e seyahat ediyoruz. Somut

belgelerle, milli mücadelenin hangi ekonomik ve sosyal şartlarda geçtiğini

öğreniyoruz.

*

Çıktığımız merdivenin simetrisinden, tekrar alt kata iniyoruz, iki oda bizi

bekliyor, keşfetmeye devam ediyoruz, “fotoğraf odası”na giriyoruz. Duvarlarda,

1870'lere ait orijinal renkli freskler var, deniz ve kadın tasvir edilmiş, bir duvarda

mesela, kız kulesi var, pencerelerde orijinaline sadık kalınarak yapılmış kırmızı

kadife perdeler, bastığımız yer, konağın tümünde olduğu gibi parke… Odanın

ortasında dev ekrandan oluşan bir masa var. Dijital fotoğraf havuzu… Binlerce

siyah beyaz fotoğraftan oluşan, dijital bir albüm… Herhangi birinin üstüne

dokunuyorsunuz, büyüyor, öbürüne dokunuyorsunuz, o büyüyor diğeri

küçülüyor, iskambil destesi karıştırır gibi fotoğrafları karıştırıyorsunuz, yepyeni

fotoğraflar üste çıkıyor, onlara dokunuyorsunuz… Kurtuluş savaşına dair, Yunan

işgaline dair, bugüne kadar hiç görmediğimiz fotoğraflar var.

*

Nasıl oluyor da bugüne kadar hiç görmediğimiz fotoğraflar olabiliyor derseniz…

Şöyle olabiliyor… Bugüne kadar hiç kimse zahmet edip, Yunanistan'a

başvurmamış maalesef! Bu müzeyi hazırlayanlar ise, Yunanistan'a resmen

başvurup, Yunan devlet arşivinden, işgale dair fotoğrafları istemiş, tek tek

parasını ödeyip, satın almış. Böylece… Yunanistan'ın Anadolu'yu işgali sırasında

çektirdiği profesyonel fotoğraflar, fotoğraf odasındaki dijital ekranda yerini

almış.

*

Buradan çıkıp “özçekim odası”na giriyoruz. Tarihte bir ilk daha… Duvarda ekran

var, ekrandan tıklayarak, Atatürk dahil, kurtuluş savaşının herhangi bir anına ait

fotoğraf seçiyorsunuz, karşısına geçip, tıklıyorsunuz, greenbox yöntemiyle, o

karenin içine giriyorsunuz. O tarihi fotoğrafın içinde selfie yapıyorsunuz yani…

Tekrar ekranı tıklıyorsunuz, mail adresinizi yazıyorsunuz, fotoğraf o saniyede

mail adresinize geliyor. Atatürk'le fotoğrafınız oluyor!

*

Burası…

Eskişehir Kurtuluş Müzesi.

*

Profesör Yılmaz Büyükerşen'in vizyonuyla, tarihi bilgi‐belge, çağdaş teknolojiyle

harmanlandı, Canan Demir'in koordinasyonuyla, Oğuzhan Özen'in proje

yürütücülüğünde, Doçent Şaduman Halıcı'nın tarih danışmanlığında, Cemalettin

Nuri Taşçı'nın editörlüğünde, kent müzeleri müdürü Mine Ahıskalıoğlu ve mimar

Göksel Erol'un çabalarıyla, gece gündüz demeden, gönüllü mesaiyle hayata

geçirildi.

*

İnönü savaşları sırasında batı cephesi komutanı İsmet İnönü'nün kaldığı

Mestanoğlu Halil Konağı, yanmıştı, harabe halindeydi, satın alındı, aslına uygun

şekilde restore edildi. Grafik tasarımından teknoloji yazılımına, kostümlerinden

dekoruna… a'dan z'ye Eskişehir Büyükşehir Belediyesi'nin bünyesinde yaratıldı.

*

Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Genelkurmay Askeri Tarih ve

Stratejik Etüt Dairesi Başkanlığı, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Milli

Kütüphane, TBMM Kütüphanesi, İnönü Vakfı, Kültür Bakanlığı ve Yunanistan

Devlet Arşivi'nden faydalanıldı.

*

Engelli yurttaşlarımız elbette unutulmadı. Tarihi bina aslına uygun restore edildi,

girişi merdivenliydi, engelliler için rampa koymak kanunen mümkün değildi. Peki

ne yapıldı? Hemen bitişiğindeki tek katlı bina satın alındı, girişi düzayak,

tekerlekli sandalyeler hiç zorlanmadan girebiliyor. İçerde dev ekran var, akıllı

telefon kullanır gibi, tıklayarak istediğiniz odadan istediğiniz odaya

gidebiliyorsunuz, her odadaki her belgeye ulaşabiliyorsunuz. Görme engelli

yurttaşlar ise, kulaklıklar sayesinde, aynı turu dinleyerek yapabiliyor.

*

Gezmesi bir saat sürüyor. Ancak… Belgeleri dikkatli şekilde inceleyeyim

derseniz, en az bir hafta müzede kalmanız lazım!

*

Dijital teknoloji sayesinde, her kapıda yepyeni boyuta geçiliyor. Böylesine

genişleyen, böylesine derinliğe sahip bir başka müze yok.

*

29 Ekim'de açıldı.

*

(abdullah gül müzesinin açılışını bangır bangır manşet yapan yalaka basınımız,

Eskişehir Kurtuluş Müzesi'nden tek satır bahsetmedi. abdullah gül müzesini şimdilik

sadece asrın liderimizle binali bey gezdi ama, haysiyetsiz basınımızın duyurmadığı

Eskişehir Kurtuluş Müzesi'nin koridorlarındaki kalabalıktan adeta trafik tıkanıyor.)

*

Haftasonu planlarımızı organize edip, Eskişehir'e gitmemiz için bir vesile daha…

Emeği geçen herkese yürekten teşekkür ediyorum.

*

Ve, hani bazen soruyorsunuz ya…

Ne yapmalıyız filan diye?

*

Bütün samimiyetimle söylüyorum.

 

Bu müzeye gitmek, yurttaşlık görevidir.

 

Kaynak: Yılmaz Özdil Sözcü

Paylaşımınız için teşekkürler